Konya Haber

http://www.konyahaber.com.tr/index.pl?author_id=2108
E-Posta: mehmetalitekin34@hotmail.com
Çarşamba, 18 Mart 2020 - (19:32)

Sabır Şükür Kanaat

Son yıllarda üç ahlaki hasletimizi, üç erdemimizi kaybettik. Bunlar; sabır, şükür ve kanaat. Özellikle gençlerimiz tüketim ekonomisi karşısında, reklamların cezp edici etkisi karşısında, çevredeki renkli hayatlar karşısında, televizyon, internet ve diğer iletişim araçlarının sunduğu imkanlar sebebiyle sabretmeyi, şükretmeyi, kanaat etmeyi unuttu. Hep daha çok istiyoruz, hep yeni modellerin peşindeyiz, her ay telefon, her yıl araba değiştiriyoruz. İki nüfuslu aileler olarak altı odalı evlere sığmıyoruz, kıyafetlerimizi eskitmeden, çok zaman yıkamadan çöpe atıyoruz, moda ve model tutkunuyuz. Gözümüzün önünde ayakları çıplak çocuklar, çadırlarda soğuk altında titreyen ihtiyarlar, yurtsuz yuvasız kalıp kucağında bebesiyle yollara düşen kadınlar, denizlerde ölüme koşan insanlar yüreklerimizi sızlatmıyor, onları gördükçe uykularımız kaçmıyor. Hatta "ne işimiz var Suriye'de, Suriyeliden bize ne?” diyoruz.

Kur'an'da, Kur'an'ın adeta özeti olan bir küçük süre var: Asr Suresi. "Asra yemin olsun ki, muhakkak bütün insanlık zarardadır. Ancak iman edenler, salih emel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır, onlar (kazançlıdır).” Buyrulur. O açıdan sabretmek ve birbirimize sabır tavsiye etmek dinimizin dört temelinden birisi. Sabrın da çeşitleri vardır: Musibetler, hastalıklar, yokluklar karşısında sabır, ibadet yapmak için sabır, heva ve heveslerimizi frenlemek için sabır, haram işlememek için sabır, zenginlik içinde şımarmamak ve israf etmemek için sabır.

Evet, sabrın kendisi acı, meyvesi tatlıdır. Sabrın sonu selamettir, rahmettir, berekettir. Bir anlık sabırsızlığın sonuncu acıdır, nedamettir, felakettir, gözyaşıdır. Sabırsızlık şükürsüzlüğü ve nankörlüğü doğurur; şükürsüzlük ise israfa, zulme, haksızlığa yol açar. Daha çok isteyen, doymayan, yokluğa sabretmeyen, varlığa şükretmeyen insan, tatmin olamayınca harama ve yalana yönelir, kutsallarına ihanet eder.

Evet, hasta olan sabrederse hastalığı ecir ve mükafata dönüşür. Oğlundan, kızından ve yakınlarından acı çekenler, sabırla karşılarsa şerler hayra tebdil olur. Bilelim ki, hayır sandığımızda şer, şer sandığımızda hayır vardır. İnsan, hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna inanmalı ve bu imtihanı kazanmaya çalışmalıdır. Yokluğa sabretmeli, varlığa şükretmeli, aza kanaat etmeli, zorluğun arkasından kolaylığın geleceğine, sıkıntılı günlerin geçeceğine inanmalıdır. Allah kimini yoklukla, kimini de varlıkla imtihan eder. Varlığın imtihanı daha zordur, varlık içindeyken israf etmemek, şımarmamak daha büyük sabrı gerektirir.

Şükür, nimetin kadrini bilmek, o nimeti verene hal ve lisan ile teşekkür etmektir. Yani şükür kadir kıymet bilmek, vefa göstermektir. Cenab-ı Hakk, "Şükrederseniz nimetimi artırırım” buyurur. Tecrübeyle sabittir ki, şükretmeyen, nankörlük eden insanların hiçbir zaman iki yakası bir araya gelmemiştir. Aslında şükredecek o kadar çok nimete sahibiz ki, sağlıklı aldığımız her nefes bir şükür gerektirir. Sağlık en büyük zenginliktir. Rabbimiz, "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız asla sayamazsınız” buyurur. Gören gözümüze, duyan kulağımıza, konuşan dilimize paha biçebilir miyiz? Şükür, bu azaların kıymetini bilmek, bu azaları veren Allah'ı tanımak, bunları Yaratanın rızası doğrultusunda kullanmaktır.

Kanaat, az ile ve elde bulunanla yetinmektir, elinin emeğiyle geçinmektir ama asla tembellik, miskinlik değildir. Büyüklerimiz, zenginlik istersen kanaat yeter” derler. Nefis doyumsuzdur, ihtiyacın sınırı yoktur. Efendimizin buyurduğu gibi, "insanın bir vadi altını olsa ikinci vadiyi ister, insanın gözünü ancak toprak doyurur”.

Sonuç olarak, sabretmek ve şükretmek için yetmişli, seksenli, doksanlı yılların şartlarını düşünmeliyiz, çay ve mazot kuyruklarını düşünmeliyiz, Suriyelinin yaşadığı acıları düşünmeliyiz. Hep devleti ve yöneticileri suçlamak yerine kendi nefsimizi de suçlamalı, bir öz eleştiri yapmalıyız. Bir tarafta savaş içindeyiz, bir tarafta lüks ve israf içinde yüzüyoruz. Kur'an'a baktığımızda, geçmiş ümmetlerin helak sebebi israftır, zulümdür ve şımarıklıktır. Başımıza gelen felaketlerin ve musibetlerin de sebebi ellerimizle kazandığımız günahlardır. "Zulmeder mi hiç kuluna Mevlası/ Kulunun çektiği kendi cezası”.