Konya Haber

http://www.konyahaber.com.tr/index.pl?author_id=2054
E-Posta: mehmetalitekin34@hotmail.com
Salı, 24 Aralık 2019 - (12:43)

Cumhuriyetin Kahredici Yumruğu

Nice zamandan beri zaman zaman düşünürüm; kendi tarihine düşman olan ve inkâr eden bir kesim, başka milletlerde var mı acaba?

Bir insan kendi milletinin değerlerine bu kadar düşman olmasının sebebi nedir acaba?

Yakın tarih üzerindeki karartma ne zaman kalkacak acaba?

Yakın tarih derken kastım 1920-1940 yılları arasıdır.

Bu zaman dilimi içerisinde, devletin arşivlerinin çoğuna erişmek mümkün değil? Bu arşivlere erişilmesinin önündeki engeller katlığında, Cumhuriyet tarihimiz ve devleti yönetenlerin gerçek kimlikleri, gerçek kişilikleri ortaya çıkacaktır.

Evet, milletimizden birçok gerçek gizlenmektedir.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında, kendi tarihiyle ve toplumuyla barışık olanlar ‘Devlet düşmanı ve gerici’ yaftalamasıyla; ya idam edildi, ya ağır hapis cezalarına çarptırıldı, ya da sürgün edildi.

Bunlardan biri de Şeyh Muharrem Hafız.

Şeyh Muharrem Hafız, 1890 yılında Giresun’un Piraziz (Abdal) Nahiyesi’nin Şeyhli köyünde dünyaya geldi.

İlk tahsilini Sufi Şeyh Mehmet Efendi’den alıp, hafızlığını tamamladıktan sonra, İstanbul’a gitti.

İstanbul’da Fatih, Süleymaniye ve Karagümrük medreselerinde ders aldı. İcazetini tamamladıktan sonra müderrislik yaptı. Bu arada birçok alimle teşrik-i mesaide bulundu. Arnavut Hasan Efendi’nin kızıyla evlendi.

Hizmet etmek gayesiyle, memleketine geri döndü. Cami ve tekkelerde talebelere ders vermeye başladı. Bir taraftan da halka vaazlar vererek irşad faaliyetlerinde bulunuyordu.

Bu arada Ankara’da Cumhuriyet ilan edilmiş, memleketin imarı ile uğraşmak yerine devrimlerin bir an evvel hayata geçirilmesine gelmişti.

“Erzurum Kongresi sona erdikten sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları her gün ve her gece bir araya gelerek yapılan çalışmaları değerlendiriyor ve Sivas Kongresine sunulacak belgeleri hazırlıyorlardı.Yine böyle bir gece Gazi Paşa ile İbrahim Süreyya Yiğit, baş başa vermiş çalışıyorlardı. Paşanın aklına Mazhar Müfit geldi. Emir eri Ali ile haber gönderip onu da odasına çağırttı. Bir ara Süreyya bey, Paşaya şöyle bir soru yöneltti:

“Paşam, başarıya ulaştıktan sonra da iş bitmiyor. Memleketin sonsuza dek çalışmaya ve devrimler yapmaya ihtiyacı var. Neler yapmayı düşünüyorsunuz?”

Mustafa Kemal bu soru üzerine Mazhar Müfit’e, gidip odasından not defterini getirmesini söyledi. Sonra da;

“Şimdi not et bakalım”, dedi. “Ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Şimdi yaz.

Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.

İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.

Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır.

Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bunu duyunca Mahzar Müfit’in kalemi elinden düştü.

Paşa, “Neden durakladın?” diye sordu. “Darılmayın ama Paşam, sizin de hayalperest yanlarınız var”

Cumhuriyetin ilanının hemen sonrasında 3 Mart 1924 tarihinde, milletimizin diğer Müslüman halklarla birliğini sağlayan en önemli bağlardan birisi, Hilafet kaldırılmıştır. Hilafet ile birlikte, Şeriyye ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarıldı. Bu yasayla halifenin görevine son verildi ve hilafet makamı kaldırıldı. Halife ve Osmanlı saltanatı kökeninden gelen tüm kişilerin, ülke içinde oturması yasaklandı, Türk vatandaşlığından çıkarılarak, ülke dışına gönderildi.

Aradan bir müddet geçtikten sonra, 29 Kasım 1925 tarihinde Şapka Kanunu çıkarıldı: “Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilûmum müessesata mensub memurin ve müstahdemin Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumî serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını Hükümet meneder.”

Şeyh Muharrem Hafız bu kanunların çıkışından sonra, bölge halkına vaazlarında özetle şunları söyler:

“Ey Müslümanlar! Eğer bu zillete boyun eğer, Allah’ın emirlerini terk eder, bizleri kafirlere benzetip dost edenlere itaat ederseniz; tecdid-i imanda ve tecdid-i nikahta bulununuz.”

4 Aralık 1925 günü, Şeyhli Köyü’nde vaaz verirken, jandarmalar gelir; Şeyh Muharrem Hafız ve tüm dinleyenler, elleri kolları bağlanıp, Giresun’a götürülür.

16 Aralık 1925 günü Giresun Tiyatro Salonunda İstiklal Mahkemesi kurulur. Mahkeme Reisi Kılıç Ali’dir. Şeyh Muharrem ve 60 kadar cemaat ‘Devlete karşı silahlı isyan ve irticai ayaklanmaya kalkmak’la yargılanmaya başlanır.

Mahkeme sonunda, Şeyh Muharrem Hafız ve Abdullah Hoca idama, 10 kişi de ağır hapis cezalarına çarptırılır.

Muharrem Hafız idam sehpasına çıkarılıp ip boynuna geçirildiğinde Ali İmran Suresi’ndeki şu ayeti okumaya başlar: “Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.”“Kader… Kaderullah…” diyerek son nefesini verir.

İdam sonrasında Mahkeme Reisi Kılıç Ali, gazetecilere şu beyanatı veriyordu:

“Bu davalar ile inkılap düşmanlarına, cumhuriyetin kahredici yumruğu ağır bir darbe indirmiştir.”