Konya Haber

http://www.konyahaber.com.tr/index.pl?author_id=2004
E-Posta: mehmetalitekin34@hotmail.com
Cumartesi, 24 Ağustos 2019 - (15:18)

Yokuşlarda Susamak…

İktidar ve imkânlar, Müslümanlara yaramıyor. İktidar nimetleri, çoğu Müslüman’ı yoldan çıkarıyor. Makam ve mevki sarhoşluğuna kapılıyorlar. İç Anadolu tabiriyle ‘Ne oldum delisi oluyorlar!’

Maddi yönden bol imkânlara kavuşan Müslümanların çoğu da; maalesef, imtihanı kaybediyor ‘Azıyorlar!’…

Hangi Müslüman’la karşılaşsam ‘Ne oldu Bize? Neden böyle olduk?’ sorusuna muhatap oluyorum. Hele yaşı 60 ve üzerindeyse hemen 12 Eylül öncesini hatırlatarak, ‘O dönem fedakârlık, ihlas ve samimiyet vardı… diye başlıyor hayıflanmaya…

Tam Memlekete sıla-i rahim yapma planlarını kurmaya başladığım günlerde, eskimez dostlarımdan ve 12 Eylül öncesinin fedakâr insanlarından Hüsamettin Ertem kardeşimden, Yılmaz Yalçıner Ağabey’in Yokuşlarda Susamak kitabını emanet aldım. Yola çıktığımda buna ilaveten Yoldaki Mühendis, Yoldaki Mühendis Yaşayan Şehid, Guantanamo Günlüğü ve Ömer Muhtar kitaplarını da aldım. Yoldaki Mühendis, Yoldaki Mühendis Yaşayan Şehid kitaplarını memlekette gezerken bitirdim. Yokuşlarda Susamak ve Guantanamo Günlüğü kitaplarını da yarısını geçtim.

Yokuşlarda Susamak, 12 Eylül öncesi üniversitede okuyan bir genç ve etrafında gelişen olaylardan bahseden; Yılmaz Yalçıner Ağabey tarafından yazılmış bir roman. Yılmaz Ağabey, romanda âdeta kendini ve kendisi gibi olanları yazmış.

Yılmaz Ağabey romanda zaman zaman o dönem İstanbul’unu ve özlemindeki İstanbul’u bizlere anlatıyor.

“Binbaşı, büyük adamdı. Binbaşı, bilge adamdı.. Binbaşı, bir bambaşka adamdı. İşte Sultanahmed, işte Ayasofya... tıpkı onun tarif ettiği gibiydi. Ve sadece onun tarifine uyuyordu da sanki, başkaca övgü istemiyordu. Binbaşının gece yarılarına kadar süren sohbetlerinden birisinde, mevzu medeniyetlere gelip dayanmıştı. Tarihi ezberlemekten, zihnine yığmaktan ziyade tefekkürünü yapan ve bunu bir Osmanlı gibi yapan Binbaşı, eski Yunan medeniyeti ile bizi kıyaslıyordu:

«Sultanahmed'de bizim, Ayasofya'da onların gücü vardır. İkisinin yanyana bulunması son derece calibi dikkattir. Ayasofya, sadece eski Yunanın değil bütün Batı'nın sembolüdür. Onların ilk ve son eseridir, diyebilirsiniz. Hakikaten eserdir. Ve Türk bunun takdirkârıdır. O sebeple dokunmamış; korumuş, kollamıştır. Maddesiyle manâsıyla eserdir. Türk, onun hem maddesine ilâvede bulunmuş, yıkılmaya mahkûm duvarlarını payandaya almış, hem de minareleri yerleştirerek, kıblesine kavuşturarak manâsını erişebileceği zirveye çıkarmıştır. Bununla da iktifa etmemiş, temeli, hamuru Batının olan bu esere mukabil, kendisinin korumaktan da ileride inşaya muktedir olduğunu göstermek istemiştir. Sultanahmed bu iştiyakla yükselmiştir. İçine girenler her ikisine de alık alık bakarlar. Kubbelerin çaplarına, çinilerin renklerine kafa yorarlar. Aslında bu eserler, yeryüzünde yanyana duran tek mukayese tablosunu teşkil ederler. İstanbul’da bizden önceki medeniyet ile bizim medeniyetimizin mukayesesi... İki gücün mukayesesi. Dikkatli bakacaksınız. Ve Kadıköy tarafından karşıya geçerken bakacaksınız. Ayasofya, koskoca yontulmuş bir blok taş gibidir. Ağır ve mücessem… Güçlü birisi, onu sırtlayıp o tepeye yerleştirmiştir. Sultanahmed'de ise durum bambaşka... Yerden fışkırmış gibidir Sultahmed. Yine güçlü birisi, güçlü elleriyle, sanki toprağa pençesini atmış, sündürüp bırakmıştır! Toprağı hamur gibi yoğuran, çekip sündüren el, bizim güçlü medeniyetimizin elidir. Blok, mücessem taşı sırtlayıp, oraya getiren güçlü sırt da, Batı medeniyeti… Bugün de böyledir. Batı, halâ medeniyetin, hamalı olmaktan, güçlü kuvvetli bir hamalı olmaktan bir kurtulamamıştır. Şimdi teknolojinin hamalıdır! İşini yaparken bir hamalın öfkesini yaşar. Zaman zaman çevresini kırması da bundandır. Biz, yani Şark! Şark demek biz demek. Biz ise güçlü ellerin sahibiyiz. 'Güçlü ve dikkatli.. San’atkâr ellerin sahibiyiz. Belki Şark da güçlü olmaktan öteye gidemez, medeniyetin hammallığından yükselemezdi. Ama onu, ruh mayasıl san'atkâr yapmıştır.»

Gözleri Ayasofya ve Sultanahmed'e takılmış, kulaklarında Binbaşısının sesi dalıp gitmişti.

Yılmaz Ağabey ‘Yokuşlarda Susamak’ için şunları söylüyor:

“Kan revan içinde bir tahsil yaptık. Bu gün de gençlerimiz kan revan içinde. Bakıyorum, kanı Kızılay takvimindeki kırmızı ile tanıyan kimseler, ellerine kalem alıp bizi, bizim gençliğimizi yazıyorlar. Satıp para kazanıyorlar. Kazansınlar ama yazdıkları şeyler, bizi hissetmekten uzak. Zaten bu beklenemez. Gece yarıları sokaklarda titrerken ‘vatan kurtaran’ gençlerin ıstırabını, o sıralarda sıcak yataklarında olanlar anlayamaz. Onun için bu romanı yazdım. Ölen, yaralanan, dövüşen, korkak-cesur, aç-tok, dostum-düşmanım bütün gençliğimizi yazmak istedim. Olduysa ne âlâ. Olmadıysa, bir gün yine bizim içimizden biri çıkar yazar inşallah.”

Yılmaz Ağabey bu günlerde çok mahzun, çok dertli…

Vefasızların kurbanlarından birisi Yılmaz Ağabey…

O vefasız insanlar, önümüzdeki günlerde ‘şişinerek kurban kesecekler’ bir de…

Oysa vefasızlık, kadir kıymet bilmezlik bütün benliklerini sarmış, farkında değiller…

Bin tane kurban kesseler ne yazar…

Yılmaz Ağabey vefasızlara ‘hakkını helâl etmiyor!’…

Yılmaz Ağabey’i böyle uluorta bırakanlar…

Yılmaz Ağabey’i kadir kıymet bilmezliğe, kurban ettiniz…

Ettiniz ama…

Unutmayın…

Hesap günü var…