Tüm Kitaplar - Türkiye
Tüm Kitaplar - Türkiye'nin Dev Kitap Sitesi
 Anamenü
  Konya
  İlçeler
  Firmalarımız
  Röportaj
  Eğitim
  Kültür Sanat
  Güncel
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Tarih ve İnsan
  Gezi
  Spor
  Duyurular
  Okur Köşesi
  Künye
  İletişim
 News Arama

Gelişmiş Arama
 Anket
Sitemizin tasarımını nasıl buluyorsunuz?
Çok güzel
İdare eder
Kötü olmuş

Sonuçlar
 MB Döviz Kuru
Dolar Alış :
Dolar Satış :
Euro Alış :
Euro Satış :

 

Bir başka açıdan İran

Pazar, 14 Şubat 2010 - (23:43)

Facebook da paylaş

Cihan Aktaş, her zaman dünyanın çekim merkezi olmayı başarmış İran'ı anlattı.

Röportaj: Aynur Erdoğan / Dünya Bülteni

Bu haftaki konuğumuz Dünya Bülteni Haber Portalı ve Taraf Gazetesi yazarı Cihan Aktaş... Kişisel deneyimleri üzerinden İran’ın kültür-sanat dünyasını ve sosyal hayatını konuştuğumuz Cihan Aktaş bize medya kanallarının yansıttığı/dayattığı İran’dan farklı bir İran panoraması sundu.

İran… gizemler diyarı. Binbirgece masallarıyla hayal dünyamızın konuğu… Büyük Selçuklu Devleti deneyimiyle, Türk siyaset yapma biçimini etkilemiş bir medeniyet Fars medeniyeti. Dini terminolojimizde bile, Farsça etkisi yok mu; namaz, abdest, oruç… Hem bu kadar yakın, hem tarihte savaşlar yapacak ve bugün sistemin “ötekisi” olabilecek kadar uzak…

Siz, uzun süredir İran’da yaşıyorsunuz. Kendinizi İranlı gibi hissediyor musunuz, yoksa yabancı bir ülkede gibi misiniz?

Aynur Hanım, 1998’de uzun bir süre yaşamak üzere, ikinci kez geldim ben İran’a. Uzun bir süreçte, İran toplumunu ve kültürünü olabildiği kadar tanıdım. İslami değerlerin ihyası adına, bir devrim gerçekleştirmiş bir toplumun, iyi ve değerli niteliklerinden beslenmeye çalıştım. Ancak, kendimi İranlı hissetmiyorum. Bunun nedeni, İran’a gelirken kişiliğimin oturmuş olması. Ana-baba ocağında bile, kendi dünyasında yaşayan biriydim ben. Nerede yaşarsam yaşayayım, varlığımın oluşmuş bir özü var. Bu öz, hâlâ kendi tanımladığı şekilde Türk, daha doğrusu düşünmeye başladığı takdirde, bir yanıyla Kürt olduğunu da söyleyebilecek kadar Türk, yani Türkiyeli.

İnsanın aidiyet hissettiği yer, “öz”ünü “gür” hissettiği yer olsa gerek…

Aidiyet sorusunun cevabını, insan çok daha erken yaşlarda veriyor. Sonraki yıllarda meydana gelen göçmelerin, kopmaların ise, bu sorunun cevabını derinleştirdiği söylenebilir. İnsan, tükenip gidebilir de göçmelerle kopmalarla, aidiyetle ilgili daha güçlü bir bakış açısı edinebilir de.

Ben, geçen yıllar içinde fiziki anlamda, Türkiye’den koptum sayılmaz aslında. İstanbul’da da uzun süreli gelişlerde çalıştığım bir masam, bir kütüphanem, evim var. İki evi olanın hiç evi olmaz, böyle söylüyor Saramago, Mağara isimli romanında. Bu şekilde yaşamayı, belki de dilde yurtlanmak için kendim seçtim. Gerçi, İran’da da öyle yabancı hissetmiyorum kendimi.

İki ülke halkı, tarihte fazlasıyla birbirini etkilemiş. Özellikle Türkiye’deki Fars kültürü etkisi, yadsınamaz. Bu durumun getirdiği bir ünsiyet yok mu?

Zannedersem bütün Ortadoğu’da, hatta belki bütün dünyada; Türkiye insanının, kendini yabancı hissetmeyeceği ilk ülke olurdu İran. Toplumsal kısıtlamalara rağmen, dinamik bir halkı, sürprizlerle dolu, yaratıcı insanları var. Bu ülkede yaşamaya alıştım, geçen zaman içinde.

Resd'de Mirza Kucek Han Türbesi

Fakat alışmak, iyi bir şey de değil. Biraz da üniversite öğrenimini Türkiye’de sürdürmeyi çok isteyen küçük kızım için, Türkiye’ye dönmeyi planlamaya başlamıştım ki; Tabatabai Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde, hikâye yazarlığı ve yaratıcı yazarlık dersleri vermem için, teklif aldım. Akranlarımın emekli olduğu bir çağda, hocalık yapmaya başladım. Bu dönem sonunda, ilk sınav kağıtlarını okudum. Bu gelişme, bana bir yer değiştirme olarak görünüyor. Lise tahsilimi, yatılı olarak bir öğretmen lisesinde tamamladım. Yıllar sonra öğretmenlik mesleğiyle buluşmak, hoşuma gidiyor. Gençlerle bir arada olmayı, onlara bilgilerimi ve tecrübelerimi aktarmayı, birlikte bir hikâyeyi, bir denemeyi geliştirmeyi, onlardan bir şeyler öğrenmeyi seviyorum.

Orada yaşayıp, Türkiye’ye dair yazmak zor olmuyor mu? Bu durumun güçlüklerinden, imkânlarından bahseder misiniz?

Dediğim gibi, Türkiye’den uzun süreli ayrı kalmıyorum. En fazla iki üç ay geçiyor, bir vesileyle, bir davetle yola düşüyorum. Bu konularda iyimser ve yapıcı bir bakış açısı geliştirmeye çalıştım. Kızlarım, üniversite eğitimi sırasında başörtüsü baskısı yaşamasınlar, dedim sonra. Sinema alanında çalışabilirim, diye düşündüm. İranlı kadınlar, medyadaki fotoğraflarının ötesinde nasıl yaşıyorlar, bu soruya cevap aramak istedim. Birkaç yıl Bakü’de yaşadım, Tahran’a geçtim oradan. Bir zamanlar dilemiş olduğum bir hayat tarzı bu, aslında. İslam coğrafyasının, bana ilginç gelen bir bölümünü, tanımaya çalışıyorum.

Fars kültürünün derinlerine inerken “dil”e tutunmuşsunuz sanki?

Öyle diyebiliriz. Dilde yurtlanma, diye bir şeye inanıyorum. Türkçe, gündelik hayatım içinde, belirleyici dil oldu hep. Dilde melezleşme, sevmediğim bir şey. Bu nedenle de, yaşadığım evin içinde, İstanbul Türkçesi konuşulması konusunda, titizlik gösteriyorum. İki kızıma, daha ilkokula başlamadan, Türkçe okuyup yazmayı öğrettim. Türk edebiyatını takip etmeleri için, çaba gösterdim.

Gülistan Sarayı'na Nevruz Sofrası

Yazmak için bir inziva iklimi oluşmuş...

Evet, öyle de denilebilir. Güncel siyasetin içine dalmamayı, kendim tercih ediyorum zaten, edebiyat alanında çalışmayı sürdürebilmek için. Bunun, kolay olduğunu da söyleyemem. Çünkü, siyasetle oldum olası ilgiliyim. Şu tarihlerde İstanbul’da olsaydım, karda kışta meydanlara akan kalabalıklara karışmaktan, kendimi alamazdım her halde.

Farsça da yazıyor musunuz?

Farsça okuryazarlıkla ilişkim, gazete dergi okurluğuyla sınırlı. Bazen, bir arkadaşımın tavsiye ettiği, bir hikâye kitabını okuduğum oluyor. Türkçe yazmak istediklerim için bile, vakit yetmiyor çoğu zaman. Haftada iki yazı yazdığım son iki yıl içinde, hikâye yazmaya vakit bulamaz oldum neredeyse ki, eskiden ayda hiç olmazsa bir hikâye yazardım. Haftanın en azından beş gününün öğleden sonralarını, roman çalışmaya ayırabiliyorum neyse ki... Bazen de, kendimi apansız kendini dayatan bir hikâyenin, peşinde sürüklenirken buluyorum.

Yazdıklarınız İran’da takip ediliyor mu?

Kitaplarım arasında Farsçaya tercüme edilip de, basılan olmadı daha. Halama Benzediğim İçin isimli hikâye kitabımı, kızım Meryem tercüme etmişti iki üç yıl kadar önce; fakat, dosya bir çekmecede bekledi, bu süre içinde. Yenilerde bir arkadaşım, yayınlatmak üzere aldı dosyayı. Birkaç hikâyemin, farklı çevirmenler tarafından, dergilerde yayınlanmak üzere, Farsçaya çevrildiğini biliyorum; ama sonra ne oldu, izleyemedim. Bu konularda, ilgili bir yazar değilim. Kitap dosyaları elimde, yayınevi yayınevi koşturamam. Sonra, Seni Dinleyen Biri isimli romanımı yayınlamak istedi bir yayınevi. Bazı bölümlerini çıkartmamı rica ettiler, İran’da yanlış anlaşılacağı için.

Erdebil Şeyh Safi Kulliyesi duvar resmi

Neden?

İşte, Siirt’te gerçekleşen bir tarikat toplantısı etrafındaki tartışmalar kısmı, yanlış anlaşılabilir, dediler. Çıkartma yapmalarını kabullenemedim. Benzeri bir güçlüğü, Mustafa Kutlu’nun Sır isimli kitabında da yaşamıştık. Kitabı tercüme etmiştik, birkaç sene önce, yayınlatamadık. Kutlu da, zaten kitabının cümleleri kırpılarak yayınlanmasına razı değil. Bir edebiyat eserinde, cümlelerin iptaline dönük talep bana kabul edilemez geliyor. O cümleler, zaten kişisel sansüre tabi olarak dökülmüşler kağıda. Ben sanat ve edebiyat alanında, kişisel sansüre inanırım, devlet sansürüne değil.

İran’ın sanat ve edebiyat dünyasının ne kadar içindesiniz?

Önemli kültür-sanat etkinliklerini, özellikle resim sergilerini izlemeye dikkat ediyorum. Arada bir çağrıldığım bir toplantıda, konuşma yaptığım oluyor. Arada bir, tiyatroya gidiyorum. Sinemadaki gelişmeleri izliyorum. Önem verdiğim yönetmenlerin, filmlerini seyretmeye çalışıyorum. İranlı yönetmenlerle ilgili, hazırladığım bir kitap var, o kitapla ilgili görüşmeler yapıyorum. Eskiden, kadın derneklerinin toplantılarına giderdim. Buna da pek vakit bulamaz oldum artık. Zaten şimdiki şartlarda, kadın dernekleri de faaliyetlerini askıya aldı. Takip ettiğim dergiler, yayınlanmaz oldu.

Son aylarda yaşanan siyasi kargaşadan dolayı mı?

Öyle denilebilir. Siyasal çizgiler, kurumlar ve yapılar, yeni bir yapılanma arayışı içinde. Zor günler yaşandı. Muhafazakâr olsun, reformist olsun, iyi niyetli herkes, nerede hata yaptık da böyle oldu, izlenilmesi gereken daha yapıcı bir yöntem olamaz mıydı, diye soruyor.

İran entelijansiyasının gündeminde ne var peki? Dünyaya, İran’a, İslam dünyasına dair neler tartışılıyor?

İran entelijansiyası, Haziran seçimlerinden bu yana, sözünü nasıl sarfedeceği şeklindeki meseleye kilitlendi, diyebilirim. İfade özgürlüğü, yargıda şeffaflık ve kendini ifade için yeni yapılanmaların arayışı gibi hususlardan, başka bir konu yok iç siyasetin gündeminde. Düşünün ki ,muhalefet diye isimlendirilen, büyük bir nüfus var ve bu nüfus, resmi seslenme kanallarında söz söyleme şansına sahip değil. Haziran’daki olayların ardından, muhalefetin düşünceleri, ekranlarda iktidarın diliyle verildi aylarca. Gerçi ortamın fazlasıyla gerilmesi nedeniyle, bir iki haftadır devlet televizyonunda, reformistlerin de katıldığı münazaralar gerçekleşmeye başladı.

SANSÜR YAZARLARI YENİ ARAYIŞLARA SÜRÜKLÜYOR

İlginçtir Aynur Hanım, bu sansür ortamına karşılık kültür-sanat alanındaki üretim sürüyor, hem de nitelikli bir şekilde. Sansür, yazarları metaforik anlatımlara, yeni üslup arayışlarına sürüklüyor. Sansürün yıldırarak üretimden düşürdüğü yazarlar, sinemacılar da var elbette. Son bir iki yıl içinde, kitap yayını alanında, % 10-12 oranında bir düşme yaşandığından söz ediliyor. Kimi yönetmenler, sansür yüzünden, bir süreliğine film yapmama kararı alıyorlar.

Bir yazar arkadaşım, hikâye ve roman yazıyor, beş yıl kadar bir beklemenin ardından, yayınlatabildiği iki kitabını getirdi geçenlerde. Onca yıldan sonra, bu kitapları yayınlatabilmek için, romanın içinden on sayfayı iptal etmesi, hikâye kitabının içinden de, dört hikâyesini çıkartması gerekmiş.

Reformist hükümetler döneminde, fikir üretimi bağlamında, çok önemli bir açılım söz konusuydu. Paneller, sempozyumlar, konferanslar düzenleniyordu sürekli. Kazanılmış hakların oluşturduğu atmosfer, o kadar da daraltılamıyor, ne olursa olsun. Üretimin nitelikli bir şekilde sürmesinin, elbette ki sansürün hayrına yorulmaması gereken sebepleri üzerine, şöyle bir yorum yapılıyor: Artık dünya, eski dünya, değil. Sansüre rağmen, iletişimin artan gücü nedeniyle insanlar, çok farklı var oluş ve ifade alanlarına sahip olabiliyorlar. Üstelik İranlılar, teknolojik gelişmeleri kullanma konusunda, çok mahirler. Bir bakıma sansür, kendi imkânlarını ve kavrama yeteneğini aşan, gelişimine yetişip de karşı önlem alamadığı, tekniklerle deliniyor. Devlet sansürü, üretimin gücü ve seviyesi karşısında, bir yere kadar etkili olabiliyor.

İki ülke entelijansiyasının duyarlıklarını, gündemlerini, tepkilerini karşılaştırırsak ortak imgelemlerden bahsedebilir miyiz?

İki ülke entelijansiyasının gündemlerindeki en önemli madde, Müslüman bir toplumun, modern bir dünyadaki varlığının en uygun temsili, etrafındaki soru ve sorunlara dönük olarak biçimleniyor tabii. Liberaller farklı, İslamcılar farklı çözümler öneriyorlar. Bir de, statükonun olduğu haliyle devamından yana olan, her türlü muhalefeti, Batı parmağıyla ilişkilendiren, yine Batı parmağını öne sürerek içe kapanmaya ve özgürlükler alanında, kısıtlamalar getirmeye temayüllü olan “egemenlikçiler” var, her iki ülkede de.

Modernleşme deneyimleri de, benziyor iki ülkenin. Yukarıdan dayatmalarla, toplumların şekillendirilmesi çabası… Fakat devrimin kendisi, toplumların verdikleri tepkilerin farkını ortaya koyuyor. İki ülke İslamcılarının yakın tarih gündemlerinde paralellik söz konusu mu?

Daha özelde ortak duyarlık ve gündemlerin bir hayli yakınlaştığı dönemler, Türkiye’de 90’lı yılların başlarına ve 28 Şubat sonrası yıllara denk düşer. 90’lı yılların başlarında, Türkiye’de İslamcılar demokrasi ve devlet görüşlerini, kendi içlerinde tartışmaya başladıklarında; İran’da da devrimin başlarında etkili olmuş radikal İslamcılar, orta yaşlarına doğru yol alırken; modernizm, Sekülarizm, çoğulculuk, devlet, demokrasi, halk egemenliği, kadın meseleleri, “ötekilik”, şiddet, vatandaşlar arasında eşitlik, azınlık hukuku ve benzeri konuları tartışmaya ve bu konulardaki yargıları etrafında bir muhasebe yapmaya başladılar. 28 Şubat’tan sonra, Türkiye’de postmodern askeri darbeye yönelik tepki konusunda, aydınlar arasında bir ittifak ortaya çıktı. Sivil toplum, çoğulculuk, ötekileştirme, fikir özgürlüğü, şiddet, demokrasi, faili meçhuller, derin devlet ve jakoben cumhuriyet gibi başlıklar, yoğun olarak tartışılmaya başlandı. İran’da da aynı yıllarda, gündemde olan faili meçhul zincirleme aydın cinayetlerine dönük soruların oluşturduğu bir ivmeyle de; reformist aydınlar, benzeri başlıkları tartışmaya açtılar. Reformist hükümetler dönemi, bu tartışmaların bir bakıma İslam tarihinin derinliklerine de inilerek, tartışıldığı bir özgürlük ortamı sunuyordu. Bu tür konularda, inceleme ve araştırmaların yayınlandığı dergiler yayınlanıyordu. Sivil toplum örgütleri kuruluyor, bu örgütler çeşitli konuları renkli etkinliklerle, gündemde tutmaya çalışıyorlardı.

Peki, şimdi reformistlerin muhalefet kanalları var mı, kurumlaşabildiler mi?

Reformistlerin, kurumsallaşma konusunda, zaaf içinde olduklarını hep söylerim. Bu konuda güçsüz oldukları için, 1995’de Ahmedinejat’ın ilk kez cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından; meclisiyle, yargı organıyla bütüncül bir nitelik kazanan muhafazakâr iktidar karşısında, seslerini duyuracak kürsülerden yoksun kaldılar. Geleneksel iletişim kurumları ile, bağlarını korumakta hevessiz davrandıkları gibi, halkla iletişim alanında, kullanışlı modern kanallar oluşturmayı da başaramadı reformistler. Devrimin başlarında da, bu aydınların önemli kısmı, enerjilerini çeşitli kurumların ıslahına, ya da savaş cephelerine yönlendirdiler. Savaş şartlarının, güvenliği ön plana çıkartan ikliminin, sivil hayatı belirleyecek şekilde sürüp gitmesine ilk tepkiler de, bu aydınlardan yükseldi. Dergilerinde ve toplantılarında, vatandaşların bizden olan-olmayan şeklinde, bir ayrımla birinci ya da ikinci sınıf vatandaş olarak, bir ayrımcılığa maruz kalmalarına karşı tepki gösterenler de; Hamid Rıza Celayipor, Abbas Abdi, Şemsilvaizin, Haccaryan, Zehra Rahneverd, Fatma Rakei, Sadık Zibakelam... gibi -artık orta yaşlarda yol alan- İslamcı aydınlar oldu.

REFORMİSTLER SEKÜLER DEĞİL, DİNDAR KİŞİLİKLERDİR

Reformistlerin devrim karşıtı olduğu gibi bir algı var. Daha çok özgürlük isteyen ve İslam devriminin getirdiği kısıtları istemeyen liberallermiş gibi…

Bunun hatalı bir bakış olduğunu, yıllar önce sosyolog Hamid Rıza Celayipor ifade etmişti, reformistler; seküler değil, dindar kişiliklerdir, diyerek. Reformist dini aydınlar, çıkarttıkları gazete ve dergilerde, seslerini farklı yayınlarda duyurma imkânı bulamayan, liberal aydınlara da yer verdiler. O nedenle de, muhafazakârların reformistleri, liberalleşme ya da liberallerin oyununa gelme gibi, bir suçla itham ettikleri görüldü.

İslam Devrimi’nden sonra, İran’dan gelen haberlerin Batı süzgecinden geçiyor olması, iki ülke arasındaki mesafeyi artırıyor. Bu sebeple, bir tür oryantalist bakış açısı hâkim Türkiye’de. Sizin, İran’daki çevrenizde, Türkiye nasıl görünüyor?

Dediğiniz gibi, özellikle devrimden sonra, Türkiye’de İran laikçi Batıcı çevrelerin “çirkin ötekisi” halinde, yeni bir kurgulamaya maruz kalan bir ülke. İran’ın bu kadar öne çıkarılması, hem bütün dünyada olduğu gibi devriminin sosyoloji kurallarını –doğal olarak- bozuma uğratan karakteri, hem de Türkiye’ye komşu, toplumu Müslüman olan önemli bir ülke olmasından ileri geliyor. İki ülke, İslam coğrafyasında, iki büyük temsilin ifadesi oldukları için de, sürekli karşılaştırılıyorlar.

Benim çevremdeki insanlar, Türkiye’nin sivilleşme ve demokratikleşme mücadelesini, takdirle izliyor şimdilerde. Başbakan Erdoğan, bir kahraman gibi görülüyor. Dış politika alanında sürdürülen barışçı girişimler, hayranlıkla karşılanıyor. Siyaset alanında, bu böyle.

İki toplum entelijansiyasının ortak imgelemlerinden bahsetmiştiniz. Türkiye’nin sanat-kültür ortamıyla canlı bir ilişki var mı?

Entelektüel açıdan, ne yazık ki İranlı aydınların Türkiye’ye dönük merakı sınırlıdır. Bu, reformist dini aydınların, bir kısmı için dahi geçerlidir. Bir bakıma, Türkiye üzerinden atlanarak Batı’ya ulaşır bakışlar. Türkiyeli bir yazarın, bir sanatçının ilgi görmesi için, Orhan Pamuk ve Elif Şafak örneklerinde olduğu gibi, Batı kültür otoritelerinin onayından geçmiş olması önem kazanıyor. Ders verdiğim sınıflardaki öğrencilerin, en çok okuduğu iki yazar olduğu için, bu örnekleri verdim. Geçmişte de sosyalist lobinin faaliyetleri nedeniyle, Nazım Hikmet ve Aziz Nesin, İran’da ilgiyle okunan şair ve yazarlar arasına dahil olmuşlardır. Tabii bunları söylerken, isimlerini andığım yazarların ve şairlerin değerlerini yadsıyor değilim. Sadece, halihazırda kültürel açıdan çevre sayılan toplumlarda, tercüme faaliyetlerini belirleyen saiklere işaret etmek istedim.

İki ülkenin entelektüel dünyası arasında, canlı bir ilişki oluşturacak kurumsallaşmanın oluşmaması üzücü.

Türkiye’nin bir dönem önceki Tahran sefiri Gürcan Türkoğlu’nun büyük çabasıyla, İranlı aydınlar arasında, Türkiyeli yazar ve şairlere dönük olarak, ortaya çıkan bir ilgiden söz etmem gerekiyor. Bir örnek, şair Şerare Kamrani’nin Mustafa Kutlu’nun kitaplarına ulaşması ve bu kitaplardan birkaç tanesini tercüme etmesi. Sezai Karakoç gibi önemli bir Müslüman şairin, düşünürün Farsça’ya, ancak içinde bulunduğumuz yıllarda tercüme edildiğini görüyoruz.

SON ZAMANLARDA EN POPÜLER KİŞİ RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Peki, popüler kültür bağlamında takip düzeyi nedir? Mesela Türk dizileri, Arap dünyasında olduğu gibi izleniyor mu?

Popüler kültür bağlamında İran’da Türkiye’yi dikkatle takip eden insanların oran,ı bir hayli yüksek. Hem uydu kanalıyla izlenen televizyon dizileri ve yarışma programları, hem de Türk Pop musikisinin starları, çok ilgi çekiyor. Nereye gidersem gideyim, Yaprak Dökümü dizisi üzerine, dizinin yıldızları hakkında sorularla karşılaşıyorum. Tarkan’ı, Mustafa Sandal’ı, Ebru Gündeş’i takip ediyorlar. Genç bir kız Tebriz’den kalkıyor, İstanbul’a gidiyor, televizyondaki evlendirme programına katılmak için. Yarışma programlarına katılmak amacıyla, yola çıkanlar da var. Bir taksiye bindiğinizde, Türkçe bir şarkı dinlemek, şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Caddede, sokakta muhatap olduğunuz insanlar, sizinle Türkçe konuşmakta ısrar ediyor. Bütün İran’da, Farsça bilmeden dolaşabilirsiniz aslında.

Bu çok ilginç!

Çünkü, Azeriler bütün ülkeye yayılmış durumda. Uydu yayınları, insanların günlük hayatına, Türkçe kelimeleri karıştırıyor. Eskiden, esnaftan ya da taksi şoförlerinden, en çok İbrahim Tatlıses, Tarkan veya Ebru Gündeş hakkında sorular duyardım. Son zamanlarda sokakta karşılaştığım insanların, en çok merak ettiği, hakkında sorular sorduğu kişi, Recep Tayyip Erdoğan.

Türkiye halkı için, İran halkının ayırıcı özelliği, Şii olması. İran’ın sosyal hayatında, Şiilikten kaynaklanan farklılıklar gözlediniz mi?

İran halkının Şiiliğiyle ilgili göstergeler, bir hayli belirgindir günlük hayatta. Konuşma dilinde, 12 İmam’dan birine göndermelerde bulunan ıstılahlar yaygındır. Cenazelerde kullanılan simgeler ve ritüeller, mersiyeler ve dualar, Muharrem ayında gerçekleşen törenlere özgü simgeler ve ritüellerle bütünlük içindedir. Tabii bunda bir devrim gerçekleştirmiş, sekiz yıl süren bir savaşın içinden geçmiş, dolayısıyla da bir yas iklimini derinden yaşamış olmanın da etkisi var. Muharrem ayında sürdürülen törenler, taziye gösterileri, caddelere ve meydanlara taşan mahalle mescidi müdavimlerinden oluşan grupların sahnelediği törensel yürüyüşler; gerek ritüel olarak, gerekse de sözel olarak, Kerbela faciasına ilişkin canlandırmalarla sürer gider. Taziye oyunları bütün halkı sahneye çağıran, kamusal bir tiyatro gibi görünür bana. Şark’ın Şiiri İran Sineması isimli kitabımda, taziye oyunlarının, İran sinemasının gelişimindeki katkılarını da, ayrı bir bölüm halinde irdelemeye çalışmıştım.

İran’da bir ziyaret kültürü ve bu kültür etrafında gelişen bir ulaşım hareketliliği var. Meşhed veya Kerbela’yı ziyaret etmiş olmak, önemsenir ve bu şehirlere ziyarette bulunan kişiler; Meşhedi, Kerbelayi gibi sıfatlarla taltif edilir. Otobüsle Gürbulak’tan geçerseniz, Şam ziyareti için yollara düşmüş kafilelerle karşılaşırsınız. Yeni doğan bebeklere, imam isimlerinden birini koymayı tercih edenler, az değildir. Özellikle dindar ailelerde Fatıma, Masume, Zeynep, Zehra, Hatice... kadın isimlerinde yaygın olarak tercih edilir. Hazreti Fatıma’nın doğum günü, Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanıyor zaten. Bütün imamlar, ayrıca Hazreti Fatıma da, doğum ve ölüm yıldönümlerinde hatırlanır. Camilerde ve evlerde, yas ya da kutlama törenleri düzenlenir, bu günlerde. Zerde, helva gibi tatlılar pişirilerek, mahallelere dağıtılır. Esnaf dükkân ve mağazalarının önüne hurma kutuları, helva tepsileri yerleştirir, gelen geçen alıp da, dua etsin diye. Bu tür hayır ya da adak için pişirilen tatlı ve yemeklerin, şifa olduğuna inanılır. Bu nedenle de belirli günlerde, yemek dağıtılan evlerin önünde, uzun kuyruklar oluşabilir.

Bu inanç kültürünün, günlük dilde farklı yansımaları oluyor mu?

Şimdi aklıma gelen örnekler şunlar: Güç gerektiren bir iş yapmadan önce, “Ya Ali!” diye seslenir insanlar. Ali’yi çağırmak, emeği, alın teri dökmeyi çağırmaktır. “Ya Hüseyin!” dediğinizde ise, Kerbela’nın büyük mazlumunun yaşadığı açlığa ve susuzluğa atfen; bereketli sofraları, davetleri ziyafetleri çağırmış olursunuz.

Sofra açmak, diye bir şey var. Ebulfazl sofrası, En’am (Suresi) sofrası, Hazreti Fatıma sofrası... Bir adak üzerine, bir sofra kuruluyor ve davetli-davetsiz misafirlere açılıyor. Kadınlar bir araya gelip, En’am suresini okuyor ve sade bir sofrayı paylaşıyorlar. Özellikle Azeriler, and içerken “Ebulfazl adına” diyerek, Kerbela’da korkunç bir şekilde şehit olan, Hazreti Ali’nin oğlunun ismini telaffuz eder; böylelikle, O’nun sadakatine göndermede bulunmuş olurlar. Ana dilleri Farsça olanlar ise, bir hadis-i şerife atfen, Âli Aba, yani Hz. Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’den oluşan, büyük saygınlığa sahip beş kişi adına and içerler.

Yalnız, bu anlattıklarım, Şii nüfusun çoğunlukta olduğu, şehir ve bölgeler için geçerli. Sünni nüfusun yoğun olduğu Sanandej gibi şehirlerde, nüfusun ağırlıklı olarak mensup olduğu mezhebin kuralları geçerlidir ki; bu da ezanla, namazla gündelik hayata yansır. Sanandej’de Şiilerin de camisi vardır, ama gündelik hayatta öne çıkan, Şafii fıkhının, örfünün tezahürleridir.

İki halkın mesela düğün törenlerinde, cenaze merasimlerinde, bayram kutlamalarında... benzerlikler görüyor musunuz? Mesela, orada da resmi nikâh-dini nikâh ayrımı var mı?

Düğün törenleri pek benzemiyor. Tabii Türkiye’de farklı yörelere özgü düğün gelenekleri var ve ben hepsini bilmiyorum bunların. Büyük şehirlerde, yerel adetler giderek daha sınırlı olarak uygulanıyor olsa da; İranlılar, düğün töreni adetlerinin uygulanması konusunda, hâlâ hassas görünüyorlar bana. Düğün ritüelleri, benim gibi törenlerle başı pek hoş olmayan biri için, çok karmaşık ve bazen sıkıcı. Yörelere göre, törenlere farklı adetler ekleniyordur mutlaka. Ben, eşim Azeri kökenli olduğu için, Azerilerin törenlerini daha iyi biliyorum. Genellikle önce nikâh yapılır ki, dini veya resmi ayrımı yoktur bu nikâhın. Tanıklar ve resmiyete dökülmenin belgeleri, nikâhı sahici kılıyor. Bunun için de, ya nikâh memuru olarak bir molla (veya yardımcısı) eve gelir, ya da çiftler sınırlı bir davetli topluluğuyla; caddelerde sıklıkla karşınıza çıkabilecek, evlendirme dairelerinden birine giderler. Nikâh akti için, çiftlerin öncelikle evlilik cüzdanında yazılı olan şartları, karşılıklı olarak, kabul ettiklerini onaylamaları veya bu şartlara şerhler, yeni şıklar eklettireceklerse, bunu ifade etmeleri gerekiyor.

Çok pratik görünüyor…

Nikâh töreni, evet, pratik. Ama düğün ve düğüne götüren süreç, gerçekleştirilmesi gereken, hepsini sayamayacağım adetlerle ilerliyor. Çiftlerin çoğu, ortak evlerine geçmek için, düğünün gerçekleşmesini bekliyorlar. Nikâhtan sonra, düğün töreni gerçekleşinceye kadar gelin hanım, baba evinde yaşamaya devam ediyor. O arada geline hediyeler götürülüyor, karşılıklı hediyeleşmeler sürüyor. Modern ya da geleneksel olsun, evde ya da salonda gerçekleşsin, bütün düğünlerde, simgesel bir nikâh sofrası hazırlanıyor. Gümüş aynalı şamdanlı, Kur’an’lı, gelinle damatın başı üzerine tutulan beyaz bir örtünün üzerinde –evliliklerinin tatlı geçmesi dileğini simgeleyen- bir şeker ezme ritüeli gerçekleşiyor. Bu ritüeller, böylece uzayıp gidiyor.

Mehir, yasal olarak düzenlenmiştir herhâlde...

Mehir, hem örfen hem de kanuni olarak, geniş bir toplumsal kabule sahip. Bu kabul tartışılmıyor değil, elbet istismara açık yönleriyle tartışılıyor. Mehir ödemeleri, İran’da bu son dönemlerde, bir mesele hâline geldi. Devrimin başlarında, evlenirken mehir olarak genç kızlar; bir Kur’an, birkaç ayet-i kerime talep ederlermiş. Şimdilerde, genç kızlar arasında; yüzlerce, hatta binlerce altın talep edenler oluyor. Bazı yazılarımda konu etmişimdir. Boşanma durumunda, yüksek mehri ödeyemediği için, hapislere düşen erkekler var.

Toplumsal bir yara haline gelmiş. Dini ritüellerin modern bir toplumda realize edilmesinden kaynaklanan sorunlar orada da görünüyor.

Bayramların İslam dünyasında en çok Türkiye’de coşkuyla yaşandığı söylenir. İran’da nasıl?

Bayramlara ilişkin olarak, ayrıntılara girmeyeyim isterseniz. Geçen Kurban Bayramı’nda, “İran’da Bayram, Bir Güne Sığmıyor” başlığıyla, bir yazı yazmıştım Dünya Bülteni sitesi için. Arşivden bulunup okunabilir. Kısaca şunu söyleyebilirim. Dini bayramlar, Türkiye’de olduğu kadar coşkuyla kutlanmıyor. Benzeri bir coşkuyu, İranlılar Hz. Muhammed’in (s.a.) ve evlatlarının doğum günü törenleri, ya da başka vesilelerde, bütün yıla yayıyorlar. Nevruz Bayramı da, bu coşkudan payını alıyor. Genel olarak İranlılar, yası olduğu gibi bayramı da, bütün boyutlarıyla yaşamaya yatkın insanlar.

Özellikle büyük şehirlerde, gelir dağılımı nasıl görünüyor? Mesela sokaklarda evsizlere, dilencilere sık rastlıyor musunuz?

İran tabii kaynaklar açısından, zengin bir ülke, gaz ve petrol açısından özellikle. Şahlık rejimi zamanında olsun, devrimden sonra olsun, devlet harcamaları büyük oranla petrol gelirlerine dayandığı için, bu ülkede iş sahaları pek gelişmiş değil. Bu yüzden de gelir dağılımı, gerektiği ölçüde adil bir şekilde gerçekleşmiyor. Ancak, bu seneye kadar gıda ve yakıt gibi kalemler alanında, devlet yardımı vardı. Bu nedenle, açlık seviyesinde süren hayatlardan, söz edilemezdi. Devlet desteği, gelecek seneden itibaren kaldırılacak. Bu, büyük sorunlara sebep olabilir. Kaldı ki son yıllarda, petrol fiyatları olağanüstü yükseldiği hâlde, enflasyon da iki kat arttı. İşsizliğin çözülmesi konusunda, somut adımlar atılmadı. İthalatta, özellikle tüketim malları alanında, bir artış yaşandı. Çin armutu, arjantin üzümü ve mısır portakalı gibi ürünler, pazar tezgâhlarını kapladı.

Bu durum, küresel ekonominin baskınlığının tezahürü olsa gerek. Buna rağmen, sosyal devlet direncinden bahsedebilir miyiz?

Dar gelirlilerin sağlıklarıyla ilgilenen kurumlar var. İlaç fiyatları da, genellikle düşüktür. İmam Humeyni adına bir yardım kurumu var ki, şu anda altı milyon civarında nüfus, bu kurumun koruması altında. Yoksul insanlar, bu kuruma başvurarak hayatlarını idame ettirebilecekleri, asgari yardımı almaktalar. Şehirlerde, dilenci ve evsiz insan, pek göze çarpmaz ve birçok şehirde hiç yok. Dilenci çocukları ve genel olarak dilencileri (ve hayat kadınlarını da) toplayıp, belirli merkezlerde topluma kazandırmayı amaçlayan, bir sistem oluşturulmuş. Bunlara, uyuşturucu müptelalarını da eklemek gerekir. Dört yol ağızlarında, arabaların önünü keserek mendil ve çiçek satmaya çalışan, parklarda Hafız falı satmak için, peşinizden koşturan çocuklar var tabii.

Cihan Hanım, çok teşekkür ederim.

Bu güzel söyleşi için ben de teşekkür ediyorum.

Geleneksel Kasan mimarisini temsil eden bir evin dış kapısının iç avludan görünüşü.

Cihan Aktaş kimdir?

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Fakültesi’ni (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı ve gazeteci olarak çalıştı. Yeni Devir’de köşe yazıları yazdı. Hâlihazırda Dünya Bülteni internet sitesinde ve Taraf gazetesinde, köşe yazıları yazıyor. 1995’te TYB (Türkiye Yazarlar Birliği), 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi’; 2002’de TYB tarafından, yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı, ESKADER tarafından, yılın hikâye kitabı ödülüne lâyık bulundu. İçinde bulunduğumuz günlerde, Kardeşliğin Dili isimli Gazze, İran ve Kürt sorunu etrafında kaleme aldığı yazılardan oluşan kitabı, yayınlanmak üzere. Aktaş evli ve iki çocuk annesidir.

Kitapları:

İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma ( 1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005), Türban’ın Yeniden İcadı (Mayıs 2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (Mart 2007), Yakın Yabancı (Aralık 2008)

Hikâye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler ( 1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan hikâyeleri ( 1997,2006), Suya Düşen Dantel (, 1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005.), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar, 2005), Kusursuz Piknik (2009).

Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005), Seni Dinleyen Biri (2007)

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Yorum Ekle! Bulunan yorum sayısı: 0
Bu yazıya ilişkin yorum bulunamadı!
Yorum yazmak için tıklayın!

'Röportaj' Kategorisinde Son 10 Yazı
   Atasoy Müftüoğlu İle İran İslam Devrimi Üzerine Söyleşi
   Vedat Türkali’den Kemalistlere Ağır Hakaret
   Eski Mit'çi Mehmet Eymür'den Olay Yaratacak Açıklamalar
   Gülerce: Cemaat, Devleti Ele Geçirmek İstedi
   PKK üzerine Düşeni Yaparsa Bir Kaç Ayda…
   Karlar Kızıla Boyanmıştı
   Çalışmakla Geçen Bir Ömür: Hacı Ahmet Albayrak
   Kriz Lobisi 2008'de Darbe Girişimi Yaptı
   Rajap ve Gul Tamam Da !
   Komandolar Nasıl Teslim Alındı
   Bireysel Emeklilik Şirketleri Aldatmaca

Yazarlar
Mahmut Toptaş
Ayasofya konusunda tekliflerim
Mehmet Ali Tekin
Bizi Kendilerine Benzetmeye Çalışıyorlar
Recep Öğütçü
Kıdem Tazminatı ve Gerçekler
Alıntılar
Selehaddin E Çakırgil
İnqılabçıların da Basîreti Bağlanabilir..
Senai Demirci
Namazı ''satan'' Alışveriş Merkezleri
Haşmet Babaoğlu
Kemal Anadol ve geçmişi!
Selehattin Duman
İşin kolayına kaçacaksan bir Atatürk hikâyesi bul..

sitede
internet'te