Tüm Kitaplar - Türkiye
Tüm Kitaplar - Türkiye'nin Dev Kitap Sitesi
 Anamenü
  Konya
  İlçeler
  Firmalarımız
  Röportaj
  Eğitim
  Kültür Sanat
  Güncel
  Politika
  Ekonomi
  Dünya
  Tarih ve İnsan
  Gezi
  Spor
  Duyurular
  Okur Köşesi
  Künye
  İletişim
 News Arama

Gelişmiş Arama
 Anket
Sitemizin tasarımını nasıl buluyorsunuz?
Çok güzel
İdare eder
Kötü olmuş

Sonuçlar
 MB Döviz Kuru
Dolar Alış :
Dolar Satış :
Euro Alış :
Euro Satış :

 
Hatırlıyor musun Selimiye’m?
Cuma, 14 Haziran 2019 - (20:33)
Mehmet Ali Tekin

29 Mayıs denilince ilk aklıma gelen, İstanbul’un Fethi ve Hasan Sürel olur.

Hasan Sürel…

Anadolu’nunu fedakâr ve görünmez kahramanlarından birisi.

Manisalı…

Dedesi Sultan Fatih’in, İstanbul’u Fethinin yıldönümünde anma merasimlerinin düzenlendiği Konya’ya, arkadaşlarıyla koşup gelmiş Konya’ya…

Anadolu’nun diğer yörelerinden gelen on binler gibi…

1978 Mayıs ayının 29’unda, Konya tarihi günlerinden birini daha yaşıyor…

Bu vatanın evlatları, dedeleri Fatih Sultan Mehmet ve Ulubatlı Hasan’ları anmaya gelmiş…

CHP zihniyeti iktidarı, Osmanlı’nın torunlarının, dedelerini anmasından rahatsız olmuş; üzerlerine, kinini kusmak için asker ve polisleri saldırtarak, Mevlana Türbesi ve Selimiye Camii önünde, namaz kılanların üzerine ateş açtırıyor… Hasan Sürel, açılan ateş sonunda şehadet şerbetini içiyor.

Ertesi günü, aynı mahalde kılınan cenaze namazını müteakip, memleketi Manisa’ya gönderilir Hasan Sürel’in naşı ve memleketinde toprağa verildi.

Olayı yaşayanlardan Bekir Tuncer, dönemin gür sesi Şura Gazetesi’nde Hasan Sürel’in şehadetini, şöyle dile getiriyordu:

Hatırlıyor musun Selimiye’m?

29 Mayıs pazartesi günüydü, Konya’da hayat başlamamıştı. Daha hiç bir dükkânın kepengi kalkmamış, bir anahtar sesi işitilmemişti. Otobüs seslerinden, insan gölgelerinden başka bir şey göze batmıyordu. Bu insan gölgelerinin, otobüs seslerinin derdi neydi de, karanlıkta Konya’da fır fır dönüyorlardı? Kimdi bunlar, niçin gelmişlerdi? Her insan gibi, niçin araziye uymuyorlar, uykularını rahatlarını terk ediyorlardı?

Müezzinler “Allah-ü Ekber” demeden, etrafını yüzlerce kişi sarmış. Şadırvanında abdest alıyorlar, Mevlana Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine; Allah’a el açıyorlar, hayranlıkla, kapalı türbenin etrafıda dönüyorlardı. Bu arada sana da baktıkça, atalarımız Osmanlılar’ın haşmetini, kuvvetini, adetlerini ve sefere akın eden nal seslerini; kalplerinin, kulaklarının dibinde işitiyor, hissediyorlarıdı. Sanki, hepsinin de kalpleri aynı anda atıyordu. Göğüsleri aynı anda iniyor, aynı anda kalkıyor, düşündükleri dahi birbirinin aynıydı. İnançları, yöneldikleri mabud, efendileri... Her şeyi...

Minarelerden yükselen “Hayyaal el-Felâh” sesleri, kuvvetlenip kayboluyor, kalplere sindirilirken; bu yabancılar, akın akın sana geliyorlar. Senin kubben altında, Allah’a secde için acele ediyorlardı. Aslında, yabancı demem doğru değildi. Onlar İstanbul’da Süleymaniye, Nuruosmaniye, Fatih; Edirne’de Selimiye ağabeylerinin, Bursa’da Yeşilcamii kardeşinin, çok yakından tanıdığı kimselerdi. Beş vakit birbirleri ile kucaklaşırken, onlar sana yabancı olmazdı.

Sen, böyle müstesna günler hariç, avluya, çimenlere kadar daha hiç dolmamıştın. Biliyordum, onun için de üzgündün. Gözlerin solgun, yüzün buruşuktu. Fakat o gün sabah, susuzluktan çatlak çatlak olan toprağa, âb-ı hayat gelince toprak nasıl yeşerir, kabarırsa; sen de o gün öyle yeşermiştin.

İslam’ı omuzlayanlar gittikçe çoğalıyorlar, doluyor, boşalıyor asla tükenmiyordu. Farketmiştim o gün senin de bayramındı. Şadırvanın kurnaları kâfi gelmemişti. Kalabalık, tâ Aziziye, Kapı, İplikçi, Alaaddin’e kadar taşmıştı. Hatırlıyorsun değil mi 29 Mayıs’ı, ordusunu, gençliğini...

Allah’ın huzurundan ve senin bağrından dağılan bu tevhid ordusu, bölük bölük ayrıldı. Şems-i Tebrizi’yi, Saadeddin Konyevî’yi ve Üçler mezarlığında yatan, sayısız müsülümanları ziyaret etmişlerdi. Güneşin doğmasıyla, dalga dalga olmuşlardı. Trafik bile zorlu dakikalar geçirmiş, arasıra tıkanmıştı. Zira kaldırılmarın da almadığı, ani ziyaretçiler, caddelerde yürümek zorunda kalmışlardı.

Sonra.. Evet sonra.. Nalçacı Caddesi’nde bayraklaşıverdi.

Sen görmedin Nalçacı’yı. Ah, bir görmeliydin. Ama belki de tahmin etmişsindir. Nalçacı, imanlı adamların gür sesleriyle; yerinden oynadı desem, yalan söylemiş olmam herhalde. Fatih hayranı, şuurlu, azimli gençlik; Fetih, Fatih’in mânasını bir daha anlatmıştı. Sözleşme zamanının bitmesiyle, ikindi namazı için, tekrar sana ve Mevlâna’ya geliyorlardı.

Senede bir, belki on senede bir Mevlâna’yı ziyaret edecekler, ruhuna bir Fatiha hediye edeceklerdi. Fakat bu hediyeyi ve ziyareti; küfrün kuklası, lâik denen müşrik düzenin oyuncakları, onlara çok görmüştü. Heyecanlı ve tatlı sohbet başlamazdan önce bile, sinirlerinden çatlıyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar, kinlerinden ifrit oluyorlardı. Toplantı dağılmıştı. Bin arşın ilerlemeden, üzerlerine joplarıyla saldırdılar, taşıtları sürdüler, canavar düdüğü çaldılar. Durur muydu o gençlik... Bend tutar mıydı o sel.. Yürüdüler..

Selimiye’m ikindi ezanı ile birlikte, senin etrafında Allah’a yönelen bu gençlik, su-i kastla karşılaşmıştı. Hatırlıyorsun değil mi? Sis bombaları, tabancalar, makinalılar, joplar, Allah yolundaki gençliğe karşı konuşmuştu. Daha doğrusu kusmuştu. Nasıl kusmasın, nasıl mermiler, fidan fidan yeşeren, dal dal büyüyen, halka halka genişleyen Milli Gençliğe yönelmesindi? Emir büyük baştan geliyordu.

Hasan... Manisa’lı Hasan da vardı. Hem de kollarını sıvamış ceketini çıkarmıştı Selimiye’m. Güneyindeki çeşmende, abdest alacaktı. “Bismillah” demeden, içli bir “Ah” çekti. “Allah” dedi. Çayırların üzerine yuvarlandı. Kıvrandı. Kelime-i Şehadet getirdi. Ve gözlerini kıyamete dek, bir daha açmamak üzere kapadı. Tatlı bir tebessümle... Erişilmez mertebe ile..

Şehidlik...

Hasan, ata yadigârı yurdumuzun, dört bir bucağından akıp gelen ve Konya’da denizleşen çağlayanlar gibi, Manisa’dan çıkıp gelmişti. Ne bilebilirdi ki, Türk polisi tarafından, üstelik kafa kâğıdında “Müslüman” yazılı emniyet teşkilâtı tarafından, hayatının noktalanacağını. O sadece ve sadece bayram için, “Fetih Bayramı” için gelmişti. Diğer kentli, köylü gönüldaşları ile kucaklaşmak, tanışmak için gelmişti. Konya, Kore değildi. Kıbrıs da değildi, düşmanın kurşunlarına hedef olacak. Konya veliler, evliya, Mevlâna’lar diyarı idi. Orada insan ancak huzura kavuşabilirdi. Seliymiye’m Hasan da huzura kavuştu. Manevi huzura, saadete, sukunete ŞEHİDLİK mertebesi ile.

[ Arşivle! ] [ Yazdır! ] [ Postala! ]

 

Yorum Ekle! Bulunan yorum sayısı: 0
Bu yazıya ilişkin yorum bulunamadı!
Yorum yazmak için tıklayın!

'Mehmet Ali Tekin'in Son 10 Yazısı
   Sivaslı Olursanız Aklanma Hakkınız Yoktur…
   Vardır Bir Kusurumuz…
   Şeyh Said İdama Giderken Haykırır: Mehşerde Hesaplaşacağız!
   Beyler Kendimize Gelelim
   Eyyüb el Ensari Bize Ne Öğütlüyor?
   Mavi Marmara Şehidleri
   Mazeret Etme Ziyaret Et
   Tezgâh Aynı Tezgâh Aktörler Değişti
   Hava Şehidlerini Unutmayalım
   Ramazan bize çeki düzen versin…

Yazarlar
Mahmut Toptaş
İnkar Mikrobundan Kurtuluş Yolu
Mehmet Ali Tekin
Sivaslı Olursanız Aklanma Hakkınız Yoktur…
Recep Öğütçü
Köy Şölenleri
Alıntılar
Selehaddin E Çakırgil
İnqılabçıların da Basîreti Bağlanabilir..
Senai Demirci
Namazı ''satan'' Alışveriş Merkezleri
Haşmet Babaoğlu
Kemal Anadol ve geçmişi!
Selehattin Duman
İşin kolayına kaçacaksan bir Atatürk hikâyesi bul..

sitede
internet'te